Daha hava aydınlıkken oturduğum masadan demimi alarak kalktım. Bir iki yalpaladım ayağa kalkınca ama dik durabiliyordum hala, tam kıvamındaydım. Elimi sandalyenin arkasına attım ceketimi yerinde bulamadım, gözümü araladım gerçekten yoktu. Sağıma soluma bakınırken ceketi garson çocuğun elinde fark ettim, giymem için tutuyordu. Gören de nezaket sanırdı. Oysa adım gibi biliyordum “yıkılmadan giysin ceketini de çıksın gitsin, daha uğraşmayım bununla” diye düşündüğünü.
Ağır ağır yürüyerek tuttum evin yolunu. Eskisi gibi hızlı yürüyemiyordum. Zaten hem bunu gerektirecek bir şey, bir acelem yoktu hem de tıkanıyordum artık. Daha evin sokağına gelmeden güçten düşmüş, sokağın köşesinde biraz oturur soluklanırım diye kafama koymuştum. Sokağın başına gelince önce bir silüet gördüm yaklaştıkça sen olduğunu anladım.
Sarılmayı, içimdeki seni gerçek senle kucaklaştırmayı çok istedim ya sen pek bir soğuk duruyordun. Hafızama kazırcasına, iki resmi karşılaştırırcasına inceledim yüzünü. “Değişmemişsin” dedim, sen hiç tepki vermedin. “Oturalım o halde” dedim, yine hiç ses etmedin. Ne desem ne yapsam karşı koymuyordun. Cesaretlendim bende ama bir türlü kafamı toparlayamıyordum. Hiç beklemediğim anda karşıma çıkmanın, bu kadar yakınında olmanın şaşkınlığını atamıyordum üzerimden. Sonra alkolün etkisi de vardı. Ben, sen yoksun diye o kadar içtikten sonra kendimi sokağa attığımda bir bakıyordum karşımdaydın.
“Ama bir yerden bir an önce başlamalıyım. Her an her şey bozulabilir, aniden kalkıp gidebilirsin gibi geliyor. O zaman nasıl engel olurum, nasıl dur derim sana? Dur desem dinler misin beni? Sanmam. Bilirim ki dinlemezsin öncekiler gibi. O yüzden kafamı hemen toparlamalıyım cesaretim de yerindeyken. Nerden çıktı şimdi bu kedi? Tam da sırasıydı. Yok, tanıdım bunu, geçen akşam sarhoş kafa beslediğim kedi bu. Sırnaşıyor, aklı sıra yemek bulacak. Bak bir de geldi ortamıza oturdu. Sen ona iyilik yap o da gelsin muhabbetin içine… Gerçi muhabbet de başlamadı hala. Bir an önce kafamı toplamam lazımken ben oturmuş kediyi düşünüyorum burada.” Bunları geçirirken kafamdan, açık pencerelerden birinden bir müzik gelmeye başladı kulağıma. “Evet, tanıdım, o şarkı. Senin de tanıman lazım. Yok, yine tepkisizce bakıyorsun önüne, tanımadın. Belki biraz hatırlatsam…” Düşünmeyi bırakıp, kelimeleri serbest bırakmanın tam sırasıydı. “Hatırladın mı şarkıyı? Ne kadar çok dinlerdik ardı ardına?” diye başladım söze ama yine en ufak bir tepki göremedim sende. Gerçi korktuğum kadar yoktu ve bir kere başlamıştım söze.
“Düşünüyorum, aklıma geliyorsun, aklıma geldikçe içiyorum, içtikçe kızıyorum. Sonra sakinleşip tekrar başlıyorum düşünmeye yine aklıma geliyorsun… Bir harita çizdim kafamda merkezinde sen olan. Diğerleri senin etrafında… Yaklaşıyorlar, uzaklaşıyorlar, sürekli hareket halindeler. Sonra iki bulut gibi çarpışıyorlar, yağmur olup akıyorlar gözlerimden. İnsanlar görüyor ve soruyor gözyaşlarımı. Anlatmak istemiyorum. Denesem, iyice anlatırım. Ama biliyorum, insanlar ya benim yaptığımı hata olarak görürler ya da senin gidişini mantıksız bulurlar. Korkuyorum anlatamamaktan değil, anlaşılmamaktan. Diğerleri…”
Bir yandan konuşmaya devam ederken sana baktım ihtiyatsızca. Yine o tepkisiz yüzünle karşılaştım. Oysa benim korktuğum, söze başladığımda kalkıp gitmendi. Tam korkumdan kurtuldum sanırken hiç beklemediğim olmuş sen bile beni anlamamıştın. Ortamızda oturan kedinin bile bir tepkisi vardı, daha bir anlamış bakıyordu.
Kalktım ağır ağır yürümeye başladım eve doğru. Son bir kez daha yüzünü görmek için geriye baktığımda, sen ters yönde hızlı hızlı yürüyordun, koşarcasına. Ve eve doğru ağır ağır yürürken düşündüm niye anlatamadığımı, niye anlayamadığını. Ta ki ilerdeki duvarın yanında bir silüet görene kadar…