May 08 2008

sabah

Published by darkblue under Hikaye

Daha hava ağarmamıştı uyandığımda. Ne zamandır Galata’ya gitmediğim geldi aklıma, uyanır uyanmaz. “Daha çok erken oraya gitmek için” dedim kendi kendime. Biraz hava kararmaya yüz tutacak, serinlemeye başlayacak ki anca keyfi çıksın Galata’nın, balığın, mezenin, asıl rakının.

Çıktım hemen yataktan. Nasıl olsa bir daha uyku tutmaz, aklıma girmiş bir kere Galata. Alışkanlıkla hemen bir sigara yaktım. Sonra aklıma sana verdiğim söz geldi, kızdım kendi kendime. Bıraktıramamıştın bana sigarayı ya ama yine de kahvaltıdan önce içmemem için söz almıştın. Bana kalsa içtikten sonra hepsi bir ama kıramadım seni, üzülme istedim. Yaktığım sigara kül tablasında beklerken bir çırpıda gittim biraz ekmek yiyip su içip yetiştim sönmeden. Sigaramın sonunu tüketirken aklıma geldi “niye balık tutmaya gitmiyorum Galata’ya” diye. Akşama kadar oyalanır sonra rakının, mezelerin başına oturduğumda, iyi hissedersem kendimi mektup bile yazarım sana oradan diye düşündüm. Rakıyı, balıkları, sevdiğimiz şarkıyı çalan kemancıyı, anılarımızı, Galata’da sarhoş olan beni, içindeki özlemi arttıracak ne varsa yazarım. Oltayı aramaya giriştiğimde aklıma geldi tuttuğum balıkları ne yapacağım ama sonra bugüne kadar kaç tane balık tuttuğum gelince aklıma hemen gülüp geçtim.

Tüm hazırlıklarımı tamamlayıp hızla çıktığımda evden hava hala ağarmamıştı. Yüzümü acıtan sabah ayazına söverek yürümeye başladım Galata’ya doğru…

 

2 Yorum var

Nis 11 2008

silüet

Published by darkblue under Hikaye

Daha hava aydınlıkken oturduğum masadan demimi alarak kalktım. Bir iki yalpaladım ayağa kalkınca ama dik durabiliyordum hala, tam kıvamındaydım. Elimi sandalyenin arkasına attım ceketimi yerinde bulamadım, gözümü araladım gerçekten yoktu. Sağıma soluma bakınırken ceketi garson çocuğun elinde fark ettim, giymem için tutuyordu. Gören de nezaket sanırdı. Oysa adım gibi biliyordum “yıkılmadan giysin ceketini de çıksın gitsin, daha uğraşmayım bununla” diye düşündüğünü.

 Ağır ağır yürüyerek tuttum evin yolunu. Eskisi gibi hızlı yürüyemiyordum. Zaten hem bunu gerektirecek bir şey, bir acelem yoktu hem de tıkanıyordum artık. Daha evin sokağına gelmeden güçten düşmüş, sokağın köşesinde biraz oturur soluklanırım diye kafama koymuştum. Sokağın başına gelince önce bir silüet gördüm yaklaştıkça sen olduğunu anladım.

Sarılmayı, içimdeki seni gerçek senle kucaklaştırmayı çok istedim ya sen pek bir soğuk duruyordun. Hafızama kazırcasına, iki resmi karşılaştırırcasına inceledim yüzünü. “Değişmemişsin” dedim, sen hiç tepki vermedin. “Oturalım o halde” dedim, yine hiç ses etmedin. Ne desem ne yapsam karşı koymuyordun. Cesaretlendim bende ama bir türlü kafamı toparlayamıyordum. Hiç beklemediğim anda karşıma çıkmanın, bu kadar yakınında olmanın şaşkınlığını atamıyordum üzerimden. Sonra alkolün etkisi de vardı. Ben, sen yoksun diye o kadar içtikten sonra kendimi sokağa attığımda bir bakıyordum karşımdaydın.

 “Ama bir yerden bir an önce başlamalıyım. Her an her şey bozulabilir, aniden kalkıp gidebilirsin gibi geliyor. O zaman nasıl engel olurum, nasıl dur derim sana? Dur desem dinler misin beni? Sanmam. Bilirim ki dinlemezsin öncekiler gibi. O yüzden kafamı hemen toparlamalıyım cesaretim de yerindeyken. Nerden çıktı şimdi bu kedi? Tam da sırasıydı. Yok, tanıdım bunu, geçen akşam sarhoş kafa beslediğim kedi bu. Sırnaşıyor,  aklı sıra yemek bulacak. Bak bir de geldi ortamıza oturdu. Sen ona iyilik yap o da gelsin muhabbetin içine… Gerçi muhabbet de başlamadı hala. Bir an önce kafamı toplamam lazımken ben oturmuş kediyi düşünüyorum burada.” Bunları geçirirken kafamdan, açık pencerelerden birinden bir müzik gelmeye başladı kulağıma. “Evet, tanıdım, o şarkı. Senin de tanıman lazım. Yok, yine tepkisizce bakıyorsun önüne, tanımadın. Belki biraz hatırlatsam…”  Düşünmeyi bırakıp, kelimeleri serbest bırakmanın tam sırasıydı. “Hatırladın mı şarkıyı? Ne kadar çok dinlerdik ardı ardına?” diye başladım söze ama yine en ufak bir tepki göremedim sende. Gerçi korktuğum kadar yoktu ve bir kere başlamıştım söze.

 “Düşünüyorum, aklıma geliyorsun, aklıma geldikçe içiyorum, içtikçe kızıyorum. Sonra sakinleşip tekrar başlıyorum düşünmeye yine aklıma geliyorsun… Bir harita çizdim kafamda merkezinde sen olan. Diğerleri senin etrafında… Yaklaşıyorlar, uzaklaşıyorlar, sürekli hareket halindeler. Sonra iki bulut gibi çarpışıyorlar, yağmur olup akıyorlar gözlerimden. İnsanlar görüyor ve soruyor gözyaşlarımı. Anlatmak istemiyorum. Denesem, iyice anlatırım. Ama biliyorum, insanlar ya benim yaptığımı hata olarak görürler ya da senin gidişini mantıksız bulurlar. Korkuyorum anlatamamaktan değil, anlaşılmamaktan. Diğerleri…”   

 Bir yandan konuşmaya devam ederken sana baktım ihtiyatsızca. Yine o tepkisiz yüzünle karşılaştım. Oysa benim korktuğum, söze başladığımda kalkıp gitmendi. Tam korkumdan kurtuldum sanırken hiç beklemediğim olmuş sen bile beni anlamamıştın. Ortamızda oturan kedinin bile bir tepkisi vardı, daha bir anlamış bakıyordu.

 Kalktım ağır ağır yürümeye başladım eve doğru. Son bir kez daha yüzünü görmek için geriye baktığımda, sen ters yönde hızlı hızlı yürüyordun, koşarcasına. Ve eve doğru ağır ağır yürürken düşündüm niye anlatamadığımı, niye anlayamadığını. Ta ki ilerdeki duvarın yanında bir silüet görene kadar…

Bir yorum var

Nis 11 2008

koku

Published by darkblue under Hikaye

Onu fark etmemi sağlayan şey kokusuydu. Sadece kokusu. Dalgın bir şekilde sahilde yürüdüğüm bir sabah, deniz kokusuna karışan kokusu. Başım önde yürürken, burnuma geldiğinde irkilmemi sağlayan kokusu. O her zaman duymaya alışık olduğum deniz kokusuna farklılık katan kokusu. Kafamı kaldırdığımda görememe rağmen, her yerde onu fark edebileceğimi hissettiren kokusu. Öyle parfüm gibi yapay olmayan, sabah uyandığınızda ömür boyu ilk olarak duymak isteyeceğiniz türden, başka kimsede olamayacak, ona has kokusu. Düşüncesinin bile insanı kendinden geçirdiği, kelimelerin anlatmak için yetersiz kaldığı kokusu.

Evet, işte böyle bir koku beni saplantılı biri haline getirdi. O sabah yürüdüğüm yoldan kim bilir kaç kere yürümeme neden oldu, sırf o kokuyu yeniden duyabilmek için. O yolun devamını, birleştiği yolları, bu yolların üzerindeki evleri, bu evlerden hangi kokuların yayıldığını hafızama kazımama neden oldu. İlk günler çılgıncasına günde birkaç defa bu yolları arşınlıyordum. Sonraları ise en az günde bir defa. Bu azalış umudumun azalmasıyla alakalı değildi, sadece etrafımdakilerin, hayat şartlarının baskısıydı.

Bu saplantım yüzünden kendimi bayağı dağıttım ilk günlerde. İşe, paraya falan kulak astığım yoktu ama bazı sorumluluklarım kendime gelmeme neden oldu. Bu yüzden artık sadece işe giderken o yolu ve uzantılarını kolaçan ediyor, o kokuyu arıyordum. Diğer insanların beni normal görmemesine rağmen kendimi normal gösterecek geçerli bir nedenim vardı. Kaybetmeme rağmen hala çok seviyordum. Duyduğum kokuyu anlatırken bir şey eksik kaldı, bu koku onun kokusuydu.

Daha birkaç sene önce, kendim bindirmiştim onu, o gemiye. Hiç gitmek istemeyen gözlerine bakarak “birkaç gün sonra ben de ordayım” demiştim. Kavuşacağımı bildikten sonra ayrılıklara alışkındım, ama böylesine değil. Ellerine son kez dokunduğum iskeleden ayrılan gemi, bir daha yanaşamamıştı bir başka iskeleye. Pişmanlık, ayrılık, korku, yokluk, vicdan azabı, şüphe, yalnızlık ve diğerleri… Bütün bu duygular üzerime çöktü. Her gece yatağıma yattığımda odanın karanlığı içimdeydi artık. Uykunun ne olduğunu unutmuştum, sadece ayrıldığımız günü hatırlıyor, hafiften bir uykuya dalıyor gibi oluyor sonra onu aradığım suların karanlığını ve bir o kadar da soğukluğunu hatırlayarak sıçrıyordum yattığım yerden. O karanlık sulara dalarak bütün arama kurtarma çalışmalarına ben de katılmıştım. Karış karış taramıştım her yanı, elimde olsa dünyadaki bütün denizleri tarayacaktım. Bulamadım. Hani birini kaybettiğinizde, sanki kapı çaldığında o gelmiş gibi hissedersiniz, alışamazsınız ölümüne de her an bir yerden çıkacağını sanırsınız ya, işte ben de öyle senelerce bekledim onun geri gelmesini. Normal insanların birkaç ayda üstünden attığı bu duyguyu benim senelerce, kendimle beraber yaşatmamın sebebi belki de onu bulamamamdı. Ve tabiî ki o kokuyu da böyle saplantı haline getirecek şekilde aramamım sebebi de onu bulamamamdı. Aradığım koku onun kokusuydu ve bu sefer kaybetmek istemiyordum.

Kazadan bir sene sonra o geminin gömülü olduğu denizin kıyısına yerleşmiştim. Her sabah onu düşünerek denizin kıyısında dolaşıyordum. Onu hissedebilmek için. İşte o kokuyu bu günlerden birinde duydum. Kimilerine göre, belki bu kadar yoğun düşünmem sonucunda deniz bana hediye olarak vermişti onun kokusunu, kendi kokusuyla birlikte. Bana kalırsa denizle falan ilgisi yoktu. O, aramızdaki şifreyle bana işaret vermişti ve onu bulmamı istiyordu.

Bir yorum var

Nis 11 2008

onsuz

Published by darkblue under Hikaye

Bazı sabahlar çok zor oluyor savaş vererek, zar zor daldığım uykudan uyanmak. Anılarla girdiğim savaştan bir baş ağrısı kalıyor sabahlara, savaş ganimeti olarak. İşte böyle sabahlarda aklıma kaçıp gitmek geliyor, heyecanlanıyorum. Hiç geri dönmemek üzere binsem bir trene, girsem bir kompartımandan içeri, otursam cam kenarına… Öyle dışarıyı seyrede seyrede uykuya dalsam, uyandığım yerde de insem diye düşünüyorum. Benim için hiçbir önemi olmayan, hiç bilmediğim bir istasyonda. Bazen uyguladığım da oluyor bu fikrimi ama ne oluyor nasıl oluyorsa geri dönüyorum. Ne geri getiriyor, ne bağlıyor beni bu şehre hiç anlamıyorum. Birkaç mezardan başka neyim var ki bu şehirde? Emeklilikten sonra işim gücüm de kalmadı zaten.

Yine baş ağrısıyla uyandığım bir sabah aynı fikirle çıktım evden. Önceleri hızlı hızlı yürüyerek sonraları koşarak gittim istasyona ve bindim trene, hemen cam kenarındaki yerimi aldım. Öyle bir uykuya dalmışım ki indiğim istasyonu bile fark etmeyip kendimi sahilde yürürken buldum. Bulunduğum yeri inceleye inceleye yürümeye devam ettim. Balıkçı kasabasıydı burası, hemen anladım. Ne de olsa gençliğim böyle bir kasabada geçmişti. Bir pansiyon bulup eşyalarımı bıraktım. Keskin balık kokusu kaldığım odaya kadar geliyordu. Balkona çıkıp dışarı baktım, denize, martılara ve ufka. Akşam yemeğine bir şeyler almak için dışarı attım kendimi. Bir küçük rakı yanına biraz balık ardına biraz helva iyi giderdi bu balkonda.

Böyle sahil kasabalarının havası dizlerime pek iyi gelmiyordu ama yine de baş ağrıma yeğ tutardım diz ağrımı. En küçük sokağına varıncaya kadar dolaştım kasabanın her yanını. Ancak istasyonu göremiyordum. Herhalde dedim istasyondan buraya bir vasıtayla geldim. Kasabanın ilk gördüğüm yerine, sahiline vardığım zaman diz ağrım iyice şiddetlenmişti. Geride kalan elli yılın yorgun adımlarıyla yürürken ileride bankta oturan bir genç gördüm, sevindim. Hem oturacak bir yer bulmuştum hem de istasyonu soracak birini. Hemen oturdum yanına ancak muhabbete girmem oturmam kadar hızlı olmadı. Bugüne kadar işim gereği tanımadığım binlerce kişiyle konuşmuş olmama rağmen hala üzerimden atamadığım bir çekingenlik vardır. Bir sigara yakmak iyi bir fikir gibi geldi. Sigara içme fikrini değerlendiriyordum çünkü günde beş tane içmeye karar vermiştim. Hakkımı kullanırken iyi düşünmem gerekirdi. Ağır ağır sigaramı tüketirken genci incelemeye başladım. Yirmili yaşlardaydı, tıpkı baş ağrılarımın başladığında benim de olduğum gibi. Ama aslında yaşından, şeklinden, kıyafetlerinden çok yaptığı iş ilgimi çekti. Elinde bir simit martıları besliyordu. Bu çok normaldi ancak kendi simitten hiç yemiyor sadece martılara atıyordu. Sigaram bitmişti ve artık konuşmaya girmenin vakti gelmişti.

Hem muhabbete başlamak hem de merakımı gidermek için “simidi niye sadece onlara atıyorsun, çok mu seviyorsun onları?” diye sordum. Hiç başını çevirmeden ve yaptığı işe ara vermeden kısık bir sesle “pek ondan değil” dedi. Bu cevap bende iyice merak uyandırmıştı ve “peki ya o zaman?” diye üsteledim. Simit atmayı kesti, başını bana doğru çevirdi. Bir süre öylece baktı. Bir an sonra konuşmaya başladı. “Bir zamanlar birisi vardı, onunla hemen hemen her gün bu banka gelir simit yerdik. O gittikten sonra bir süre bu bankın önünden geçemez, simit yiyemez oldum. Sonra bir gün kendimi bu bankta martılara simit atarken buldum. Ertesi gün yine, daha ertesi gün yine…” dediğinde gözleri dolu doluydu. Her ayrılık beni hüzünlendirirdi ve bu da sigara içmek için iyi bir sebepti. Hemen bir sigara yaktım ve ekledim “ neden yemiyorsun da martılara atıyorsun?” diye. Bir sigara istedi, uzattım. “O kadar çok özlüyorum ki onu her susam tanesi aklıma onsuzluğu getiriyor. Bende bu yüzden simidi martılara atıyorum, susamları yiyip onsuzluğu benden çok uzaklara uçurmaları için.” dediğinde yaşlar artık gözünden aşağı süzülüyordu. Yüzümde acı bir tebessüm oluştu. Gencin yüzüne bakamıyordum artık, başımı öne eğdim. Elimde yarım bir simit gördüm, şaşkınlıkla hemen gence doğru baktım ama kimse yoktu. Sonra üzerimdeki kıyafetleri fark ettim, o gencin kıyafetleriydi. Bir an için dondum kaldım ve elimdeki simidi martılara attım. Susamları yiyip onsuzluğu benden çok uzaklara uçurmaları için. Simit bitince ayağa kalktım, yaşadığım yirmi yılın en güzel şeyini düşünerek, arkamdan gelen onsuzluğa aldırmadan yürümeye devam ettim.

Yorum Yok